ONLAR DA "EVET" DEDİLER
Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış sonuncusu 07.08.2010 tarihli Posta Gazetesi'nde yayımlanan periyodik makalesinde tarihi bir perspektiften referandum sürecine değindi.
Bakan Bağış makalesinde şu satırlara yer verdi:
1960'lardan bu yana Avrupa Birliği'ne girmeye çalışıyoruz. Yine 1960'lardan bu yana askeri anayasalarla idare ediliyoruz. Sizce bu bir tesadüf mü? Tabii ki değil. Bunun niye bir tesadüf olmadığını şu anda Avrupa Birliği üyesi olan üç Akdenizli ülkenin hikayesiyle anlatmak istiyorum.
Önce komşumuz Yunanistan. Yunanistan'da Cunta dönemi 1967-1974 yılları arasında hüküm sürdü. Bu dönem boyunca politik nedenlerle on binlerce insan tutuklandı, Binlercesi işkence gördü. Ünlü Yunan müzisyen Mikis Theodorakis'in deyişiyle "Cuntacılar, Alman işgalcilerden bile kötüydü."
Askeri cunta 1974 Kıbrıs harekâtından sonra yerini sivil yönetime bıraktı. Sivil yönetimin ilk işi demokratik ve sivil bir anayasa yapmak oldu. Yunan Parlamentosu 1975 yılında kabul ettiği Anayasa'yla demokratikleşmenin önünü açtı. Demokratik rejimin tesisinin hemen akabinde o zamanki Avrupa Topluluğuna üyelik başvurusunda bulundu Yunanlılar. Ekonomik sıkıntılarına rağmen katılım müzakereleri başladı ve Yunanistan, 1981 yılında Topluluk'a üye oldu. Bir başka Akdenizli İspanya'da General Franco ülkeyi 1939-1975 arasında tam 36 yıl diktatörlükle yönetti. 100.000 kişinin kayıp olduğu, 50.000'den fazla insanın kurşuna dizildiği ve on binlercesinin hapse atıldığı biliniyor.
Franco, "İspanyol ordusunun kutsal görevi iç düzeni korumaktır" diyerek asıl düşmanının içeride olduğunu söylemekteydi. Tıpkı 12 Eylül generalleri gibi. Batı Avrupa 'daki son diktatörün ölümüyle demokrasiye ilk adımını atan İspanya, 1977 yılında Avrupa Topluluğuna başvurdu. Müzakerelerin başlamasının koşulu demokrasinin tesisi, diğer bir deyişle sivil anayasaydı.
Toplumsal mutabakatla bir anayasa hazırlandı ve 1978 yılında referanduma sunuldu. İspanyollar'ın yüzde 88'i Anayasaya ezici bir çoğunlukla "Evet" dedi. 1979 yılında müzakereler başladı ve İspanya 1986 yılında Topluluk'a katıldı.
İspanya'nın İber yarımadasındaki komşusu Portekiz ise Salazar'ın kurduğu "Yeni Devlet" ile Avrupa'nın en uzun diktatörlüğünü yaşadı. 40 yılı aşkın bir dönem boyunca siyasi cinayetler, kayıplar, gözaltılar, işkencelerle acı çekti Portekiz halkı. 1974 yılındaki Karanfil Devrimiyle diktatörlükten demokrasiye geçişi yaşayan Portekiz'de Meclis demokratik ve sivil Anayasayı 1976 yılında onayladı. Portekiz, Anayasası'nı yürürlüğe koyduktan sonra 1977 yılında Topluluk'a başvurdu ve İspanya'yla birlikte 1986 yılında üye oldu.
Bu üç güzel Akdeniz ülkesinin yakın siyasi tarihleri ne kadar da birbirine benziyor. Acıların çekildiği diktatörlük dönemleri, dikta rejimlerinin yıkılması, sivil ve demokratik Anayasa'nın hayata geçirilmesi ve Avrupa Birliği üyeliği. İşin ilginci o dönemde her üç ülkenin üyelik başvurularına ilişkin olarak Avrupa Komisyonu ekonomik gerekçelerle hareket ederek olumsuz görüş vermişse de, Bakanlar Konseyi siyasi gerekçeleri ileri sürerek üyeliklerine yeşil ışık yakmıştır. Gerekçe de sivil anayasalarını yapmış bu emekleyen demokrasilere sahip çıkmaktı. Yani formül ortadaydı; Avrupa Birliği'ne girmek istiyorsanız sivil ve demokratik bir anayasaya sahip olacaksınız.
25-30 senedir Avrupa Birliği üyesi olan bu ülkelerin üyelik sayesinde kat ettikleri kalkınma, ulaştıkları refah seviyesi, tecrübe ettikleri sosyo-ekonomik dönüşüm, demokratikleşme, kentleşme ve çağdaşlaşmanın ilk adımını anayasalarıyla attıklarını söylemek yanlış olmayacak.
Bir başka Akdenizli olan Türkiye yakın siyasi tarihinde benzer acılan yaşadı. 1.5 milyondan fazla insanın fişlendiği, yarım milyon kişinin gözaltına alınıp işkenceden geçirildiği, yüz binlerce kişiye pasaport yasağı konduğu, yaşlan büyütülerek gençlerin idam edildiği, on binlerce kişinin sakıncalı olduğu için işten, binlercesinin ise yurttaşlıktan atıldığı 12 Eylül dönemi Türk demokrasi tarihinde kara bir leke. Ama en az o dönemde yaşanan acılar kadar üzücü olan 30 yıl sonra hâlâ darbe anayasasıyla yönetiliyor olmak.
Bu üç Akdenizlinin hikayesinden çıkarılacak çok ders var. İspanyolların sivil ve demokratik anayasaya ezici bir çoğunlukla "Evet" demelerinin ne denli doğru bir tercih olduğunu tarih gösteriyor bizlere. Yunanistan, Portekiz ve İspanya'nın 30-35 yıl önce yaptığını, yapma zamanı geldi artık.
Önümüzdeki 12 Eylül'de, aslında yakın tarihimizdeki iki tane 12 Eylül arasında bir seçim yapacağız. Ya 12 Eylül 1980 darbesinin devletçi, anti-demokratik çıkmazında kalmayı tercih edeceğiz; ya da 12 Eylül 1963'te rahmetli İsmet İnönü'nün Ankara Anlaşmasını imzalamasıyla açılan Avrupa Birliği yolunu güçlendireceğiz. Ben, her türlü muhalefet ve yanıltmacaya rağmen Türk insanının Atatürk'ün açtığı çağdaş medeniyetler yolundan vazgeçmeyeceğine yürekten inanıyorum.


